20 Aralık 2011 Salı

Kitap okumak bazı insanlar için yeri doldurulamaz bir eğlence kaynağıdır. Her kitapta kendi dünyalarını yaratır, kitabı okumaya devam ettikçe o dünyayı daha iyi keşfeder, ve içinde yaşamaya başlarlar. Ben de kitap okumayı severim. Ama doğruyu söylemek gerekirse her bir kitaptan bir dünya yaratmak benim için oldukça zordur. Ama öyle bir kitap var ki okuduğum ( ve sanırım bütün dünyanın okuduğu) bu kitabı okurken, bu dünyaya girmek için hiç zorlanmadım.

Ejderha Dövmeli Kız. Stieg Larsson isimli İsveçli bir yazardı bu kitabı yazan. (İkea, H&M, The Girl With the Dragon Tatoo? Sanırım İsveç dünyamı yönetiyor.)  Çoğu büyük sanatçı gibi hayattayken Larsson'ın da değeri bilinmemiş. Ama ölmeden öncede yazdığı Milenyum Üçlemesi'yle yıllardır dillerden düşmüyor. Hatta Larsson'ın dördüncü bir kitap daha yazdığı da iddia ediliyor. Umarım doğrudur söylentiler. Çünkü Larsson okumaktan çok keyif aldığım yazarlardan bir tanesi. Gündelik hayatta muhtemelen tanışamayacağınız karakterleri alıp, gündelik hayatta yaşanmayacak olayları anlatıp yine de hepsini sizin gündelik hayatınıza katan, doğal ve tanıdık hissettirebilen, inanılmaz bir yazar bana kalırsa o.

Şimdi biraz da kitaptan bahsedeyim. Kitaba ismini veren karakter. Lisbeth Salender. Kitabın kahramanı da diyebilirdik sanırım eğer Lisbeth yapı olarak tam bir anti-kahraman olmasaydı. Kısacık siyah saçları, piercing, dövme ve küpelerle dolu incecik vücuduyla o asla kahramancılık oynayacak bir tip değil. Ama onu dünyanın en iyi hackerlarından biri yapan kusursuz zekası ve biraz da hayatın cilvesi sanırım onun kitabın diğer karakteri Mikael Blomkvist'le tanışıp, biraz garip ama ilginç şekilde uyumlu bir çift olmasını sağlıyor. Mikael Blomkvist ise bir gazeteci. Kurduğu dergi Millenium'dan bazı sebeplerden ötürü istifa etmesi gerekiyor. Daha sonra da zengin bir fabrikacı olan Hans-Erik Wennerström'ün isteği üzerine Wennerström'ün 40 önce kaybolmuş yeğenini aramaya başlıyor. Tabii Lisbeth ile beraber. 


Kitabın orijinal ismi "Men Who Hate Women" ve yaklaşık 650 sayfa. Ama öyle dalıyorsunuz kitaba, kafanızdan teoriler üretmeye başlıyorsunuz. Gerçeği bulana kadar da kitabı bırakmıyorsunuz. Kitabı okuduğum dönemde bir gün evde unutmuştum ve bütün gün deliye dönmüştüm. Bu kadar bağımlılık yapıyor yani. :) Yine de uyarayım, herkese göre değil kitap. Çok ağır şiddet sahneleri var. 


Kitabın 2009 İsveç yapımı bir filmi var. Başrollerini Naomi Rapace ve Michael Nyqvist paylaşıyor. Bir de Amerikan versiyonu vizyona girmek üzere. Onun da başrollerinde Rooney Mara ve Daniel Craig var. İki filmi de henüz izlemedim o yüzden bir yorum yapamacağım. İşte fragmanları, bir de siz bakın.




Yazarla ilgili söylemek istediğim son bir şey var. Geçen günlerde çok sevdiğim sitelerden birinde karşılaştım bununla. Larsson'ın ölmeden önce sevgilisine yazdığı veda mektubu. Umarım siz de benim kadar beğenirsiniz.


"Eva, my love,

It’s over. One way or another, everything comes to an end. It’s all over some day. That’s perhaps one of the most fascinating truths we know about the entire universe. The stars die, the galaxies die, the planets die. And people die too. I’ve never been a believer, but the day I became interested in astronomy, I think I put aside all that was left of my fear of death. I’d realized that in comparison to the universe, a human being, a single human being, me … is infinitely small. Well, I’m not writing this letter to deliver a profound religious or philosophical lecture. I’m writing to tell you “farewell.” I was just talking to you on the phone. I can still hear the sound of your voice. I imagine you, before my eyes … a beautiful image, a lovely memory I will keep until the end. At this very moment, reading this letter, you know that I am dead. There are things that I want you to know. As I leave for Africa, I’m aware of what’s waiting for me. I even have the feeling that this trip could bring about my death, but it’s something that I have to experience, in spite of everything. I wasn’t born to sit in an armchair. I’m not like that. Correction: I wasn’t like that … I’m not going to Africa just as a journalist, I’m going above all on a political mission, and that’s why I think this trip might lead to my death. This is the first time I’ve written to you knowing exactly what to say: I love you, I love you, love you, love you. I want you to know that. I want you to know that I love you more than I’ve ever loved anyone. I want you to know I mean that seriously. I want you to remember me but not grieve for me. If I truly mean something to you, and I know that I do, you will probably suffer when you learn I am dead. But if I really mean something to you, don’t suffer, I don’t want that. Don’t forget me, but go on living. Live your life. Pain will fade with time, even if that’s hard to imagine right now. Live in peace, my dearest love; live, love, hate, and keep fighting. …

I had a lot of faults, I know, but some good qualities as well, I hope. But you, Eva, you inspired such love in me that I was never able to express it to you."

19 Aralık 2011 Pazartesi

////
Sokaklar süslendi. Yılbaşı planları yapılmaya başlandı. Sanıyorum şimdiden herkes yeni yılda nasıl bir insan olacağını düşünmeye başlamıştır. New Year Resolutions denen bu olay her yıl yaşanır. Herkes sürekli yapmak istediği ama asla başlayamadığı şeylere başlamak için yılbaşı gününü seçer. Bir dil öğrenmek, bir hobide ustalaşmak, bir ülkeye seyahat etmek çok kişinin yeni yıl dilekleri arasındadır. Doğruyu söylemek gerekirse ben de şimdiden hazırladım listemi. Umuyorum ki ben de dahil herkes listesindekileri (en azından bir kaçını) başarır. Ama başaramamış olsanız bile bu gelişmemiş olduğunuz anlamına gelmez.

Bir kaç sene önceki kendinizi düşünün. Belki tamamen farklı bir müzik tarzından hoşlanıyordunuz. Belki tamamen farklı damak tadlarınız vardı. Sadece bir yıl önceki kendinizi düşünün. Çok daha farklı değil miydiniz? Çok sevdiğim bir matematik hocam bir "Ben 5 yaşında da,15 yaşında da,25 yaşında da farklı bir adamdım." demişti. Anlamamıştım başta ne demek istediğini açıkcası. Ama geçen gün Türkçe hocamın verdiği ödevle düşünme fırsatı yakaladım. Ödevde daha genç ve daha yaşlı hallerimizle buluştuğumuz bir gün ile alakalı bir yazı yazmamız gerekiyordu. İşte o zaman farkettim ki ben de 5 yaşımda, 15 yaşımda ve şimdi daha farklı bir insanım. 

Şuandaki beni seviyorum doğruyu söylemek gerekirse. Ama hala biraz zor durumda kendisi. Yeni şehirde tek başına olmak pek de kolay değil. O yüzden benden iki yaş kendimle tanışmak için sabırsızlanıyorum. Ama büyük ihtimalle iki yıl sonra şimdiki halimi unutmuş olacağım için kendime bir e-mail attım.

İşte bütün bu yazının asıl amacı bu aslında. Geçmiş halinizle konuşmak isteriz her zaman. Ona öğüt vermek ve ya bir şeyi yapmamasını söylemek. Belki bunları yapamayabilirsiniz. Zamanı değiştiremezsiniz. ama yaptığınız hataları hatırlatabilirsiniz. Çünkü bazen unutabiliyoruz. İşte bu yüzden mükemmel bir site var. www.futureme.org . Gidin gelecekteki halinize bir e-mail atın. Ben iki yıl sonraya gönderdim, ona kendimi hatırlattım. Size de öneririm. 

Yeni yıl dilekleri kendinzi geliştirmenin tek yolu değil. :D

www.futureme.org


An End Has A Start - Editor

14 Aralık 2011 Çarşamba

////
Biliyorum biliyorum bizim ülkemizde Noel kutlanmıyor. Ama eğer film izliyorsanız ve ya bir kaç yabancı dizi takip ediyorsanız Noel ruhunu tanımıyor olmanız imkansız. Benim de en sevdiğim kutlama günü yeni yıldır. Zaten biz de bu gözümüze sokulan Noel ruhundan etkilenip yılbaşı kutlamalarımız ağaçlar,çoraplar ve hediyelerle süslemez miyiz? İşte bu yüzden her ne kadar Noel'i kutlamasak bile ruhundan biraz yararlanmak için bu yazıyı hazırlıyorum.

Noel demek süslemeler demek;



Noel demek müzik demek;



O kadar dinlemenizi istediğim şey var ki. :/

Noel hediye demek; (Başkalarına alın tabii ama kendi listenizi de yapın. ;) )


Lezzetli yemekler demek;


Ve son olarak Noel başkalarına yardım etmek demek.




13 Aralık 2011 Salı

////
Bazı kelimeler vardır ki cümleye ihtiyaçları yoktur. Onlar başka kelimelerden yardım almazlar bir şeyler anlatmak için. Onların yanına konduklarında bile fazla gelir diğer kelimeler siz sadece o kelimeyi duyarsınız. Kanser. O da bu kelimelerden biridir. Kimimiz bu kelimeyi sadece yazılardan okur, haberlerde duyar. Kimimiz ise doktorlar söylemiştir de ya da çok yakınımdaki biri. Ama değişmeyen bir gerçek vardır ki, kimse bu kelimeyi duymak istemez. Çünkü insanlarda sadece korku uyandırır. Bu filmde değil.

Evet 50/50 bir kanser filmi. Ama onu sadece böyle tanımlamak ona yapabileceğimiz en büyük haksızlık olur. Çünkü hikaye sizin yüzünüze asla "KANSER!" diye çarpmıyor, asla kendini acındırmıyor. Sadece size bir adamın hikayesini anlatıyor. Kansere yakalanan genç bir adamın.

Joseph Gordon-Levitt bu adam yakın zamanda "500 Days Of Summer" filmiyle ne kadar sevdiğimi anlattığım kişi. Bu filmde Adam'ı canlandırıyor. Adam'ın normal bir hayatı var. Bryce Dallas Howard tarafından canlandırılan Rachael adlı, ilk görüşte nefret edeceğiniz, bir sevgilisi, Seth Roger tarafından canlandırılan Adam isimli en yakın arkadaşı, bir işi ve güzel bir evi var Adam'ın. Taa ki bir gün rutin kontrolde doktor ona tümörü olduğunu söyleyene kadar. Öncelikle anlam veremiyor tabii ki çünkü o spor yapan, sağlıklı beslenen ve geri dönüşüm yapan bir adam. Ama ne yazık ki bu işleri değiştirmiyor.


Sonra da Adam'ın öyküsü başlıyor. Başta ameliyat olmuyor ama kemoterapi ve psikolojik destek almaya başlıyor. Ama Adam'ın şansı bu ya kemoterapiyi yaşlı adamlarla alıyor ve psikoloğu okuldan yeni çıkmış büyük ihtimal kendisi üzerine tez yazacak Anna Kendrick tarafından canlandırılan Katherine. Kız arkadaşı hiç bir sorumluluk almak istemiyor, en yakın arkadaşı arkadaşının kanser bahanesiyle kız tavlamasını istiyor. Bir de yaşlı bir köpek var tabii. Başta böyle görüyor olayları Adam. Ama yavaş yavaş anlamaya başlıyor. Detay vermek istemiyorum çünkü ben ne yaparsam yapayım bu film kadar yumuşak ve güzel anlatamam Adam'ın başına gelenleri. Tek söyleyebileceğim  Adam bu yolculuğun sonunda çok daha mutlu ve huzurlu biri oluyor.

Ama bu hastalık üzerine yapılmış en güzel film bana kalırsa bu. Dram filmi değil kesinlikle. Demiştim ya, acındırmıyor film kendin asla. Ağlıyorsunuz tabii ama bazen de kahkahalarla gülüyorsunuz. Çok doğal bir hikaye bu sakin ama anlamlı. Çok şey öğretti bana gerçekten. Hayatta kalma şansım yüzdelere bağlı olsaydı ben ne yapardım bilemiyorum ama sanırım yüzdelerle yüz yüze gelmeyi beklememek gerek.

2 Aralık 2011 Cuma

////
3... 2... 1...


BOMMM.....

Cuma günleri dersim yok. Patronumdan staja gitmemek için izin alınca ve babamın da Salı günü Kocaeli'ne zaten gitmesi gerektiğini duyunca gereken bütün bahanelere sahip olmuştum. Babamın da Yakala Joe'dan ucuz bir bilet bulmasıyla Perşembe günü hayli sinir bozucu bir dersten sonra bir omzumda içine kıyafet tıkıştırılmış çantam bir omzumda da bilgisayarımla Taksim'de Havaş servisine binerken buldum kendimi. Bütün gün taşımaktan yorulduğum eşyaları servisin içine bıraktım ve dersin üzerimde bıraktığı etkiden kurtulmak için bir çikolata almak istedim. Ama cüzdanıma baktığımda o acı gerçekle karşılaştım. Hem servise hem çikolataya verecek kadar nakit para yoktu yanımda. E doğal olarak servise binmek benim için daha hayati olduğu için paramı cebime koydum ve servisime döndüm. Her ne kadar Ankara'ya gideceğim için mutlu olsam da hayat beni küçük şeylerle uyuz etmeye çalışıyordu sanki. Onca yer varken gelip yanıma oturan adamın horlaması ve servisten durmaksızın gelen ses horrr.. bip..bip.bipp. horrrr.bip. bip .bipp.. Hayır! Hiç bir şey moralimi bozamazdı. Kulağıma kulaklığımı taktım ve İstanbul'u izledim. "Deniz'in de olmasa hiç çekilmezsin İstanbul!" dedim köprüden geçerken. İçten içe zamanla fikrimi değiştirmeyi umarak. En sonunda Sabiha Gökçen'e varmıştım düşünürken. Güvenlikten geçtim. Uçuşumu daha erken bir uçuşla değiştirmek istiyordum. Bir süre uğraştıktan sonra amacıma ulaştım. Ama üzerine normal biletim kadar bir para vererek. En kötü yanı da bu parayı vermemem gerektiğini kartı kadına uzattıktan sonra anlamış olmam. Ama değerdi öyle değil mi?

Ankara

Gelen yolcular kapısından çıkmak her zaman gariptir. Sizi bekleyen biri olsa da olmasa da. Sizi bekleyen biri yoksa kendinizi kötü hissedersiniz. Kendinizi bekleyen biri varsa da yüzünüzde aptal bir gülen ifadeyle sizi bekleyen kişiyi ararsınız. Ama en garip olanı birinin sizi kapının önünde beklediğini sanıp kocaman bir gülümsemeyle kapıdan çıktıktan sonra aslında orada kimsenin olmadığını anlamaktır. Garipti tabii ama yine de aptal gülümsememi yüzümden silecek kadar değil. Çünkü iki dakika sonra kırmızı arabamız kapının önünde göründü ve içindeki küçük köpeğimin yüzünü gördüm. Uzun zamandır 32 diş gülmemiştim sanırım. Arabaya bindim ve kahkahalar havada uçuşmaya başladı köpeğim de kucağıma yatarak uyumaya. Ta ki bir trafik polisi bizi yolun ortasında durdurana kadar. Ve ne olduğu sorunca sırayla farklı tepkiler vermeye başladım.

"Şüpheli bir paket var yolda."

Anlamaya çalışan sorular - Şüpheli bir paket mi? Nasıl şüpheli? Nasıl yani bomba mı? Ee bombaysa nerede? Nee? Orada mı? Niye bu kadar yakında duruyoruz o zaman?

Dalga geçen sorular - Aaa robot?! Robot körmüş herhalde ışık tutuyorlar yoluna! Robotun kolu kırık sanırım? Evladım niye oraya ilerliyorsunuz? Aaa görüntümüzü kapattınız ama!!!

Ve robot ilerlemeye başladı. Yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı. İki yolun ortasında durdu. Nasıl yani bu kadar yakın mıydık gerçekten? İşte o anda korku kaplamaya başladı içimi. Sonra da iki saniye diye düşündüm. Sadece iki saniye ya! Arabaya iki saniye erken binmiş olsaydım, kapıdan iki saniye önce çıkmış olsaydım, uçağımı erken saate almasaydım ya da çikolata almak için servisten inmeseydim polis bizi durdurmamış biz oradan uzaklaşmış olabilirdik. Ama olan olmuştu burdaydık işte. Ve yapabilecek hiç bir şey yoktu. Arkamızda çoktan yüzlerce araba birikmişti. Kıyafetlerini giymiş adam "şüpheli" pakete yaklaşırken köpeğim Chuck'a sarıldım ve bekledim. Adam bir şeyler yaptı ve uzaklaştı.

3...2...1...

BOM!


Çıkan sesle köpeğim korkuyla, sessizce havladı. Küçük bir ışık topu gözüktü yolun ortasında. Ve naylonlar dağıldı etrafa. ÇÖP!! Yüzlerce insan bir aptalın yolun ortasına bıraktığı ÇÖP yüzünden bekliyordu. O anda merak ettim acaba o çöpü oraya bırakan adam biz orada korkarken neredeydi. Güldük tabii epey sonra...

25 Kasım 2011 Cuma

////
 Kasım bazıları için diğerlerinden farklı bir aydır. Bazıları Cadılar bayramını kutlar. Amerikalılar Şükran günlerinde tıka basa yiyerek şükran duydukları şeyleri dile getirirler. 10 Kasım'da bütün Türkiye Atatürk'ü anar. Bazıları için Kasım sadece havanın soğumaya başladığı turuncu bir aydır. Nelson Moss için hayatını ve kendisi değiştiren kadınla tanıştığı aydır. Sara Deever için hayatının son ayıdır. Bizler içinse "Kasım'da Aşk Başkadır" filmini bininci kez izlemek için bir sebeptir Kasım ayı.


  Sweet November sanırım en klasik dramatik romantik filmlerden biridir. Hangi kadına sorsanız filmi düşündüklerinde tekrar gözleri dolar. Ve filmi her izleyişlerinde ağlarlar. Tabii ki ben de onlardan biriyim. Eğer hala izlememiş olanlar varsa aramızda öncelikle biraz anlatayım.Nelson Moss bir sürü farklı Hollywood filminde izlediğiniz işkolik ve materyalist bir adamdır. Mükemmel kız arkadaşı ve mükemmel işiyle hayatının sorunsuz olduğu düşünür. Hani bir şeyin varlığını bilmeden onun yokluğunu hissedemezsiniz ya. Öyle yani. Sara Deever ise Nelson'ın neredeyse tam tersidir. Hayatı sadece duygularıyla yaşar. Fazla para kazanmaya başladığı için de şirketini bırakmış. Günlerini üzerinde test yapılan hayvanlara ve problemli erkeklere yardım ederek geçirir. Her birine birer ay. "İşe yarayacak kadar uzun ama sorun çıkmayacak kadar kısa. Aslında Sara iki yakın arkadaşı dışında kurtardığı köpeklerin bile yanında kalmasına izin vermez. Sara'nın hasta olduğu gerçeği onun hakkında bilmeniz gereken en önemli şey değil. Ama onun nasıl bir insan olduğunu anlamanız için çok önemli bir ayrıntı. Sara da iyi anılar toplamak istiyor. Daha da önemlisi iyi anılar dağıtmak. Belki de bu şekilde ölümsüzleşmek istiyor. Hayatına girdiği adamların hiçbirinin onu hasta olarak hatırlamasını istemiyor. Onu güzel ve mutlu hatırlayarak dünyada kalmak istiyor.
  Ve sonra Kasım'la tanışıyor. Yani Nelson'la. Ve sevgilisini ve işini yeni kaybetmiş Nelson bir şekilde bu "çılgın" teklifi kabul ediyor.Sonrasında olanları tahmin edebilirsiniz. Sara, Nelson'ın da kendisini hasta hatırlamasını istemiyor ve kendisine bakmasına izin vermiyor. İyi anılar biriktirmeyi daha önceki yazımda da söylemiştim. Ama bu durum çok farklı. Siz olsaydınız ne yapardınız? Son zamanlarınızın hepsini onunla mı değerlendirirdiniz yoksa aklınızdaki güzel anıları hatırlayıp onun da sizi o halinizle hatırlamasını mı isterdiniz? Seçim yapmak çok zor.
Size "Kasımda Aşk Başkadır"ı ne zaman izleyeceğinizi söyleyemem. Çünkü siz hangi ruh halinde olursanız olun     önce ağlayacak, bir süre etkisinden kurtulamayacak en sonunda ne kadar kaldığını bilmediğiniz hayatınızı en iyi şekilde değerlendirmeye karar vereceksiniz.

Her ayınız tatlı bir Kasım gibi olsun...
////
  Evet. Uzun zaman oldu bir şeyler yazmayalı. Aslında taslak kutumda bir sürü yazı olmasına rağmen hiçbiri içime sinmedi. Ama tabii ki bu yazmıyor olmaya bahane değil. İşte bu yüzden en sevdiğim filmlerden biriyle başlayacağım. Daha doğrusu yeniden başlayacağım. Benim gibi ne istediğinden emin olamayan bir kızın hikayesi.

  "Bu bir kızla bir erkeğin tanışma hikayesi. Ama önceden uyarmalıyız ki bu bir aşk hikayesi değil. Bu aşk hakkında bir hikaye." sözleriyle başlıyor film. Siz de hemen düşünmeye başlıyorsunuz. Bu bir aşk hikayesi değil. Bu aşk hakkında bir hikaye. Peki aradaki fark ne?
  Aradaki farkı daha iyi anlamak için önce biraz karakterleri anlamamız lazım. Aynen filmin başında dış sesin bize anlattığı gibi.  Joseph Gordon-Levitt'nin oynadığı karakter belki de İngilizce de "hopeless romantic" olarak tanımlanan tiplerden. Yani bir insandan çok aşka aşık. Çok sevdiği bir aileye sahip ve küçük kız kardeşi de onun aynı zamanda ilişki terapisti. Ve kız. Summer. Zooey Deschanel tarafından oynanan bu karakter çok değerli dış ses tarafından bütün erkekleri büyüleyen bir simge olarak tanımlansa da o aslında küçük yaşta anne babasının boşanmasına tanık olmuş ve duygulara olan inancını kaybetmiş bir kız.
  Karakterleri biraz tanıdığınıza göre artık bunun neden bir aşk hikayesi olmadığını tahmin edebilirsiniz. Film bir ileri bir geri bu iki karakterin hayatlarının kesişmesini size anlatırken oğlanın hafızasından mükemmel anılar izleyeceksiniz başta. O kadar sevimli ve romantik ki bütün anıları siz de bir anda kapılıp gidecek kendinizi benzer bir durumda hayal etmeye başlayacaksınız. Sonra da o mükemmel görünen anıların o kadar da mükemmel olmadığı gerçeğiyle sarsılacaksınız. Olayları oğlanın gözünden gördüğünüz için kızın ne hissettiğini düşünmeyi unutacaksınız. Çünkü siz o kadar mutlusunuz ki o mutsuz olamaz. Değil mi? Mutsuz olamaz?!
  Ama ne yazık ki öyle. Ve ne yazık ki biz bunu kendi hayatlarımızda da yapıyoruz bazen. Kendi hayallerimize, mutluluklarımıza ve ya depresyonlarımıza o kadar kapılıyoruz ki yanımızdakilerin belki sevgilimizin belki en yakın arkadaşımızın ne hissettiğini düşünmüyoruz. Bana sorarsanız bu çok da kötü bir şey değil. Ama önemli olan dengeyi sağlamak. Bir dakika durup onları anlamaya çalışmak sonunda onları kaybettiğimizde bunun nedenini anlamaya çalışmaktan gerçekten daha kolay.
  Daha fazla konuşup filmin büyüsünü bozmak istemiyorum. Çünkü olanlara rağmen insanı mutlu eden, hayal gücünü arttıran sevimli bir film bu. Belki de filmin amacı da bu. Unutmayın. Hayatınızda her zaman kötü şeyler olacaktır. Ama bunlar sizin iyi anılarınızın değerini arttırır. İyi anılar toplamaya çalışın. Bu filmi izleyin. Dışarı çıkın ve mutlu olmaya bakın!

6 Kasım 2011 Pazar

////
  Eğer daha önceki yazıları okuduysanız farkındasınızdır ki şu anda hayatımın zor bir dönemindeyim. Bazı arkadaşlarıma bunu anlattığımda ise bir sürü farklı tepkiyle karşılaşıyorum. Bazıları geçeceğini söylüyor, bazıları ise bunun benim yararıma olduğunu. Ama insanların söylediği ve benim asla anlamlandıramadığım bir başka bakış açısı daha var. "Senden daha kötü durumda olanlar var." Tamam. Tabii ki benden daha kötü durumda olanlar var ama benden daha iyi durumda olanlar da var. Hayatım boyunca onları düşünerek yaşayamam. Fikrimin de hala da arkasındayım. Ama geçen hafta internette dolaşırken bir şeyle karşılaştım. Bir kadınla. Hayatındaki kötülüğü alıp iyiliğe çevirmeyi çok güzel bir şekilde başarmış bir kadınla.

                                                             
  Lovetta Conto.16 yaşında ve Afrikalı. O gözleri ilk açtığında savaşla karşılaşmış. Daha bebekken evini terk etmek zorunda kalmış. Kaçarken annesinden ayrılmış ve hayatta kalabilmesi için babası emziren kadınlardan kendi kızını da emzirmelerini rica etmiş. Daha sonra da Lovetta kamplarda yaşamaya başlamış. Yani Lovetta için hayat hep çok zor olmuş. Bizim hiç tahmin edemeyeceğimiz kadar zor. Ama o ümidini hiç kaybetmemiş. Babasının da desteğiyle bir gün daha özel bir şeyler yapacağına hep inanmış ve bir gün The Strongheart Fellowship onu kendilerine katılması için çağırmış. Daha sonra o da hayatı boyunca yapmayı beklediği o özel şeyi bulmuş. Akawella.

   A.k.a. yani diğer ismiyle ve we'lla, sevgi. Diğer ismiyle sevgiyi bulmuş Lovetta. Akawella 2003'de biten ama  hala Lovetta'nın ülkesinin etrafında kolaylıkla bulunabilen mermi artıklarından yapılan bir kolye. Merminin kovanı ve yan tarafından yapılıyor bu kolyeler. Merminin yan kısımları eritilerek yaprak şekline getiriliyor ve Lovetta hepsinin üzerine "hayat" yazıyor. Özellikle bu kelimeyi seçmiş. Bu kelime ona bütün zorluklardan sonra bile yeni bir hayatın kurulabileceğini hatırlatıyormuş. Bu kolyeler internet üzerinden satılıyor. Güzel bir amaç için tabii ki. Lovetta'nın ve kamplarda yaşamış bütün çocukların hayallerini gerçekleştirmek için. Kamplarda yaşayan çocuklara bir ev kurmak için. Bir ev yaratmak için.

Lovetta'nın hayal evi bir çok insanın yardımıyla çoktan yapılmış. Ama bu evde yaşayanların ve eğitimlerinin hala bir sürü masrafı var. Bu yüzden kolyelerin satılması hala çok önemli. Ben de Lovetta'nın bana verdiği ilham karşılığında onun hikayesini paylaşıyorum. Umarım yeni yılda kendime bir "hayat" kolyesi de alabilirim.

 *http://akawelle.com/Jewelry.php


Teşekkürler Lovetta.

Loretta'nın fotoğrafı: http://www.davidchowfoundation.org
Kolyenin fotoğrafı: http://akawelle.com/Jewelry.php
Son fotoğraf: Carolyn Cole - http://akawelle.com/Jewelry.php

28 Ekim 2011 Cuma

////
  5 hafta, 5 yazı. Yani şu anda burada beş yazı olmalıydı. Taslaklarımın en azından bir iki tanesini okuyabiliyor olmalıydınız. Peki sorun ne? Boş zamanlarında ve ya bir problemim olduğunda sayfalarca yazabilirdim ben. Neden şimdi yazmanın tam sırasıyken yazamıyorum?


  Herkes aklını farklı bir şekilde dağıtır. Bazıları müzik dinler, bazıları insanlara anlatır, bazıları da yazar. Yazmak belki de genetiklerinde olan bir insan olarak bir şeyler yazmak da benim hiçbir zaman bir sorun olmadı. Sadece düşünür ve başlardım. Gerisi de dökülüverirdi. Ama yazmak için bir şeyler üretmek gerekir. Ve ben hayal kuramıyorum.


  Sanırım şuandaki sorunum hiç ilhamım olmaması. Maslow'un ihtiyaçlar piramidindeki gibi biraz. Önce fiziksel ihtiyaçlar sonra güven hissi sonra sevilme duygusu ve yavaşça piramidin tepesine yükselir Maslow. Peki ben nerede tıkanıyorum. Yeme, içme, uyuma ihtiyaçlarımı karşıladığım kesin. Peki ya güven hissi? Sanırım benim piramidin burada yıkılıyor. 


  Herkes İstanbul'um harika olduğunu söyler. Dünyadaki en güzel şehirlerden biri. Belki ilerde ben de öyle düşünürüm. Ama şu anda değil. Burası benim evim değil. Burası benim için güvenli değil. Ve sevdiklerim çok uzakta. Piramidim burada değil.




Bu blogun amacı size doğru zamanda doğru filmi izletmek. Ama bu seferlik sadece kaybolduğunuzda dinleyebileceğiniz bir şarkı.


Take this sinking boat and point it home...

29 Eylül 2011 Perşembe

////

   Çok yakın arkadaşlarımın hepsi bilirler ki Eat, Pray, Love filmini çok severim. İstanbul'a gelmek üzere yola çıkmadan önceki son gecemde onlara bu filmden alıntı yaptığım bir mesaj gönderdim. Beni her düşündüğünüzde bana sevgi ve ışık gönderin. Tabii ki ben bu sözleri biraz kendi durumumuza uyarladım. İşte bu sözlerin aslı...

Liz: I thought I was over. But I still love him. - Atlattığımı sanıyordum. Ama onu hala seviyorum
Richard: So love him - Sev o zaman.
L: I miss him. - Onu özlüyorum.
R: So miss him? Send him love and light everytime you think of him. Then drop it. - Özle o zaman. Onu her düşündüğünde ona sevgi ve ışık gönder. Sonra da bırak gitsin.


   Hiç birini unutmanın bu kadar kolay olabileceğini düşündünüz mü? Ben Richard'dan duyana kadar kadar bunu hayal bile edemezdim. Sanırım biraz kontrol manyağıyım. Her şeyi didikliyorum, anlamaya çalışıyorum, her şeyin ama her şeyin kontrolüm altında olmasını istiyorum. Bir yandan da bu kelimelerdeki rahatlığı ve hayatın sürprizlerini istiyorum. O kadar imkansız mı acaba bu iki şeyin bir arada olması? Ya da gerçekten ikisine de ihtiyacım var mı? Düşünüyorum da hayatım boyunca diğer yolu denedim. Bana ne kazandırdı? Suya düşmüş planlar ve hayal kırıklıkları. Kelimeler Richard'ın ağzından ne kadar da kolay çıkmıştı. "Bırak gitsin." Bırakıp gitmeliydim o zaman.

   Liz de hayatı boyunca benim gibi olmuştu. Hatta Teksas'lı Richard da böyle rahat doğmamıştı. Bir gece o kadar sarhoş olmuştu ki arabasını park ederken yanda duran oğlunu bile fark edememişti. Ondan sonra da zaten her şeyini kaybetmişti. Ya Liz? O da hayatından memnun değildi. Kendine mükemmel bir dünya yaratmaya çalıştı ama çok geç fark etti ki aslında kurduğu dünya ona ait değildi. Ve bundan kurtulmayı seçti, aynı Richard gibi. Aynı benim gibi. Olayları akışına bırakmayı ve sadece anı yaşamayı öğrendi. Önce dibe vurdu sonra yiyebildiği kadar yedi, sonra dua etti sonra da aşık oldu. En sonunda da hayatındaki dengeyi kurdu.

   Tabii herkesin hayattaki dengeyi kurmak için önce İtalya'ya sonra Hindistan'a en sonda da Bali'ye gitme lüksü yok ne yazık ki. Ama iyi haber! Liz ve ya Richard gibi önce dibe vurmanıza da gerek yokmuş. Sabahları uyanın, güneşi selamlayın, öğlenleri gidin karnınızı güzel yiyeceklerle doldurun akşam olduğunda da bu filmi takıp izleyin. Her dakikayı kontrol edemezmişiz ama hiçbirini de kaçırmamalıymışız. Her ne kadar ben de henüz dengeyi kuramamış olsam da Liz'den öğrendiğim bir şey var. Güç içimizde. :)


Güneşi selamlamak için: http://www.yogasite.com/sunsalute.htm

28 Eylül 2011 Çarşamba


   Breakfast at Tiffany's filmini bir kere izlemişseniz, filmin ana karakteri Holly Golightly'nin hayat felsefesini bilirsiniz. Kendileri evinden kaçmış, tek başına, yeni biri olarak New York'a taşınmış bir insandır. Ve "We belong to nobody, and nobody belongs to us. We don't even belong to each other. " der. Yani biz kimseye ait değiliz, kimse bize ait değil. Biz bile birbirimize ait değiliz. Ve kimseyle derin bağlantılar kurmadan hayatını devam ettirir. 
   
   Ben de Breakfast at Tiffany's filmini her üzgün olduğunda izleyen biri olarak bu felsefeyi her zaman denemek istedim. Sonunda rahat olduğum evimi, bir sürü sevdiğim insanı geride bırakarak İstanbul'a geldim. Özgür olmak için... Bir nevi Holly olmak için... Ama hayatı boyunca filmler ve kitaplar okuyup beyaz atlı prensinin gelmesini bekleyen kızlar gibi davrandım belki de. Filmler ne yazık ki gerçek değil, herkesin hayatı da ne yazık ki bir romantik komedi değil. Hatta belki filmler bile daha dikkatli bakıldığında o kadar büyüleyici değil. Şimdi yalnız başına, yeni bir şehre gelmiş bir insan olarak filmi daha iyi anlamaya başlıyorum. Holly'nin  film boyunca süren, bitmek bilmeyen enerjisinin ve mutluluğunun aslında bazı şeyleri kapatmak için kullandığını da.


   Geldiğimden beri öğrendim ki vahşi ve özgür olmak uzaktan ne kadar çekici görünürse görünsün aslında paketi süslenmiş yalnızlıktan başka bir şey değil. Sürekli yeni insanlarla tanışmak da uzaktan çok eğlenceli gözükür mesela. Ama o insanların aslında sizin geride bıraktığınız ve sizi bir bakışta anlayan insanlar olmadığını bilirsiniz. Mutsuzluğunuzu ve yalnızlığınızı onlara gösteremezsiniz. Çünkü kimse mutsuz insanlarla zaman geçirmek istemez. Ve aslında siz o yabancıların da gitmesini istemezsiniz.


   Sonuç olarak anladım ki işte bu yüzdenmiş Holly'nin bitmek bilmeyen enerjisi. Etrafına enerji ve güzelliğiyle birkaç insan çekip yalnızlığını biraz olsun gidermek için. Yeni bir şehre taşınmayın demiyorum tabii. Sadece diyorum ki ne istediğinize dikkat edin, çünkü gerçek olabilir.