25 Kasım 2011 Cuma

////

Mutluluğun ve Mutsuzluğun 500 Günü

  Evet. Uzun zaman oldu bir şeyler yazmayalı. Aslında taslak kutumda bir sürü yazı olmasına rağmen hiçbiri içime sinmedi. Ama tabii ki bu yazmıyor olmaya bahane değil. İşte bu yüzden en sevdiğim filmlerden biriyle başlayacağım. Daha doğrusu yeniden başlayacağım. Benim gibi ne istediğinden emin olamayan bir kızın hikayesi.

  "Bu bir kızla bir erkeğin tanışma hikayesi. Ama önceden uyarmalıyız ki bu bir aşk hikayesi değil. Bu aşk hakkında bir hikaye." sözleriyle başlıyor film. Siz de hemen düşünmeye başlıyorsunuz. Bu bir aşk hikayesi değil. Bu aşk hakkında bir hikaye. Peki aradaki fark ne?
  Aradaki farkı daha iyi anlamak için önce biraz karakterleri anlamamız lazım. Aynen filmin başında dış sesin bize anlattığı gibi.  Joseph Gordon-Levitt'nin oynadığı karakter belki de İngilizce de "hopeless romantic" olarak tanımlanan tiplerden. Yani bir insandan çok aşka aşık. Çok sevdiği bir aileye sahip ve küçük kız kardeşi de onun aynı zamanda ilişki terapisti. Ve kız. Summer. Zooey Deschanel tarafından oynanan bu karakter çok değerli dış ses tarafından bütün erkekleri büyüleyen bir simge olarak tanımlansa da o aslında küçük yaşta anne babasının boşanmasına tanık olmuş ve duygulara olan inancını kaybetmiş bir kız.
  Karakterleri biraz tanıdığınıza göre artık bunun neden bir aşk hikayesi olmadığını tahmin edebilirsiniz. Film bir ileri bir geri bu iki karakterin hayatlarının kesişmesini size anlatırken oğlanın hafızasından mükemmel anılar izleyeceksiniz başta. O kadar sevimli ve romantik ki bütün anıları siz de bir anda kapılıp gidecek kendinizi benzer bir durumda hayal etmeye başlayacaksınız. Sonra da o mükemmel görünen anıların o kadar da mükemmel olmadığı gerçeğiyle sarsılacaksınız. Olayları oğlanın gözünden gördüğünüz için kızın ne hissettiğini düşünmeyi unutacaksınız. Çünkü siz o kadar mutlusunuz ki o mutsuz olamaz. Değil mi? Mutsuz olamaz?!
  Ama ne yazık ki öyle. Ve ne yazık ki biz bunu kendi hayatlarımızda da yapıyoruz bazen. Kendi hayallerimize, mutluluklarımıza ve ya depresyonlarımıza o kadar kapılıyoruz ki yanımızdakilerin belki sevgilimizin belki en yakın arkadaşımızın ne hissettiğini düşünmüyoruz. Bana sorarsanız bu çok da kötü bir şey değil. Ama önemli olan dengeyi sağlamak. Bir dakika durup onları anlamaya çalışmak sonunda onları kaybettiğimizde bunun nedenini anlamaya çalışmaktan gerçekten daha kolay.
  Daha fazla konuşup filmin büyüsünü bozmak istemiyorum. Çünkü olanlara rağmen insanı mutlu eden, hayal gücünü arttıran sevimli bir film bu. Belki de filmin amacı da bu. Unutmayın. Hayatınızda her zaman kötü şeyler olacaktır. Ama bunlar sizin iyi anılarınızın değerini arttırır. İyi anılar toplamaya çalışın. Bu filmi izleyin. Dışarı çıkın ve mutlu olmaya bakın!

0 Reactions to this post

Add Comment

    Yorum Gönder