2 Aralık 2011 Cuma

////

"Şüpheli" Paket

3... 2... 1...


BOMMM.....

Cuma günleri dersim yok. Patronumdan staja gitmemek için izin alınca ve babamın da Salı günü Kocaeli'ne zaten gitmesi gerektiğini duyunca gereken bütün bahanelere sahip olmuştum. Babamın da Yakala Joe'dan ucuz bir bilet bulmasıyla Perşembe günü hayli sinir bozucu bir dersten sonra bir omzumda içine kıyafet tıkıştırılmış çantam bir omzumda da bilgisayarımla Taksim'de Havaş servisine binerken buldum kendimi. Bütün gün taşımaktan yorulduğum eşyaları servisin içine bıraktım ve dersin üzerimde bıraktığı etkiden kurtulmak için bir çikolata almak istedim. Ama cüzdanıma baktığımda o acı gerçekle karşılaştım. Hem servise hem çikolataya verecek kadar nakit para yoktu yanımda. E doğal olarak servise binmek benim için daha hayati olduğu için paramı cebime koydum ve servisime döndüm. Her ne kadar Ankara'ya gideceğim için mutlu olsam da hayat beni küçük şeylerle uyuz etmeye çalışıyordu sanki. Onca yer varken gelip yanıma oturan adamın horlaması ve servisten durmaksızın gelen ses horrr.. bip..bip.bipp. horrrr.bip. bip .bipp.. Hayır! Hiç bir şey moralimi bozamazdı. Kulağıma kulaklığımı taktım ve İstanbul'u izledim. "Deniz'in de olmasa hiç çekilmezsin İstanbul!" dedim köprüden geçerken. İçten içe zamanla fikrimi değiştirmeyi umarak. En sonunda Sabiha Gökçen'e varmıştım düşünürken. Güvenlikten geçtim. Uçuşumu daha erken bir uçuşla değiştirmek istiyordum. Bir süre uğraştıktan sonra amacıma ulaştım. Ama üzerine normal biletim kadar bir para vererek. En kötü yanı da bu parayı vermemem gerektiğini kartı kadına uzattıktan sonra anlamış olmam. Ama değerdi öyle değil mi?

Ankara

Gelen yolcular kapısından çıkmak her zaman gariptir. Sizi bekleyen biri olsa da olmasa da. Sizi bekleyen biri yoksa kendinizi kötü hissedersiniz. Kendinizi bekleyen biri varsa da yüzünüzde aptal bir gülen ifadeyle sizi bekleyen kişiyi ararsınız. Ama en garip olanı birinin sizi kapının önünde beklediğini sanıp kocaman bir gülümsemeyle kapıdan çıktıktan sonra aslında orada kimsenin olmadığını anlamaktır. Garipti tabii ama yine de aptal gülümsememi yüzümden silecek kadar değil. Çünkü iki dakika sonra kırmızı arabamız kapının önünde göründü ve içindeki küçük köpeğimin yüzünü gördüm. Uzun zamandır 32 diş gülmemiştim sanırım. Arabaya bindim ve kahkahalar havada uçuşmaya başladı köpeğim de kucağıma yatarak uyumaya. Ta ki bir trafik polisi bizi yolun ortasında durdurana kadar. Ve ne olduğu sorunca sırayla farklı tepkiler vermeye başladım.

"Şüpheli bir paket var yolda."

Anlamaya çalışan sorular - Şüpheli bir paket mi? Nasıl şüpheli? Nasıl yani bomba mı? Ee bombaysa nerede? Nee? Orada mı? Niye bu kadar yakında duruyoruz o zaman?

Dalga geçen sorular - Aaa robot?! Robot körmüş herhalde ışık tutuyorlar yoluna! Robotun kolu kırık sanırım? Evladım niye oraya ilerliyorsunuz? Aaa görüntümüzü kapattınız ama!!!

Ve robot ilerlemeye başladı. Yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı. İki yolun ortasında durdu. Nasıl yani bu kadar yakın mıydık gerçekten? İşte o anda korku kaplamaya başladı içimi. Sonra da iki saniye diye düşündüm. Sadece iki saniye ya! Arabaya iki saniye erken binmiş olsaydım, kapıdan iki saniye önce çıkmış olsaydım, uçağımı erken saate almasaydım ya da çikolata almak için servisten inmeseydim polis bizi durdurmamış biz oradan uzaklaşmış olabilirdik. Ama olan olmuştu burdaydık işte. Ve yapabilecek hiç bir şey yoktu. Arkamızda çoktan yüzlerce araba birikmişti. Kıyafetlerini giymiş adam "şüpheli" pakete yaklaşırken köpeğim Chuck'a sarıldım ve bekledim. Adam bir şeyler yaptı ve uzaklaştı.

3...2...1...

BOM!


Çıkan sesle köpeğim korkuyla, sessizce havladı. Küçük bir ışık topu gözüktü yolun ortasında. Ve naylonlar dağıldı etrafa. ÇÖP!! Yüzlerce insan bir aptalın yolun ortasına bıraktığı ÇÖP yüzünden bekliyordu. O anda merak ettim acaba o çöpü oraya bırakan adam biz orada korkarken neredeydi. Güldük tabii epey sonra...

0 Reactions to this post

Add Comment

    Yorum Gönder