20 Aralık 2011 Salı

Kitap okumak bazı insanlar için yeri doldurulamaz bir eğlence kaynağıdır. Her kitapta kendi dünyalarını yaratır, kitabı okumaya devam ettikçe o dünyayı daha iyi keşfeder, ve içinde yaşamaya başlarlar. Ben de kitap okumayı severim. Ama doğruyu söylemek gerekirse her bir kitaptan bir dünya yaratmak benim için oldukça zordur. Ama öyle bir kitap var ki okuduğum ( ve sanırım bütün dünyanın okuduğu) bu kitabı okurken, bu dünyaya girmek için hiç zorlanmadım.

Ejderha Dövmeli Kız. Stieg Larsson isimli İsveçli bir yazardı bu kitabı yazan. (İkea, H&M, The Girl With the Dragon Tatoo? Sanırım İsveç dünyamı yönetiyor.)  Çoğu büyük sanatçı gibi hayattayken Larsson'ın da değeri bilinmemiş. Ama ölmeden öncede yazdığı Milenyum Üçlemesi'yle yıllardır dillerden düşmüyor. Hatta Larsson'ın dördüncü bir kitap daha yazdığı da iddia ediliyor. Umarım doğrudur söylentiler. Çünkü Larsson okumaktan çok keyif aldığım yazarlardan bir tanesi. Gündelik hayatta muhtemelen tanışamayacağınız karakterleri alıp, gündelik hayatta yaşanmayacak olayları anlatıp yine de hepsini sizin gündelik hayatınıza katan, doğal ve tanıdık hissettirebilen, inanılmaz bir yazar bana kalırsa o.

Şimdi biraz da kitaptan bahsedeyim. Kitaba ismini veren karakter. Lisbeth Salender. Kitabın kahramanı da diyebilirdik sanırım eğer Lisbeth yapı olarak tam bir anti-kahraman olmasaydı. Kısacık siyah saçları, piercing, dövme ve küpelerle dolu incecik vücuduyla o asla kahramancılık oynayacak bir tip değil. Ama onu dünyanın en iyi hackerlarından biri yapan kusursuz zekası ve biraz da hayatın cilvesi sanırım onun kitabın diğer karakteri Mikael Blomkvist'le tanışıp, biraz garip ama ilginç şekilde uyumlu bir çift olmasını sağlıyor. Mikael Blomkvist ise bir gazeteci. Kurduğu dergi Millenium'dan bazı sebeplerden ötürü istifa etmesi gerekiyor. Daha sonra da zengin bir fabrikacı olan Hans-Erik Wennerström'ün isteği üzerine Wennerström'ün 40 önce kaybolmuş yeğenini aramaya başlıyor. Tabii Lisbeth ile beraber. 


Kitabın orijinal ismi "Men Who Hate Women" ve yaklaşık 650 sayfa. Ama öyle dalıyorsunuz kitaba, kafanızdan teoriler üretmeye başlıyorsunuz. Gerçeği bulana kadar da kitabı bırakmıyorsunuz. Kitabı okuduğum dönemde bir gün evde unutmuştum ve bütün gün deliye dönmüştüm. Bu kadar bağımlılık yapıyor yani. :) Yine de uyarayım, herkese göre değil kitap. Çok ağır şiddet sahneleri var. 


Kitabın 2009 İsveç yapımı bir filmi var. Başrollerini Naomi Rapace ve Michael Nyqvist paylaşıyor. Bir de Amerikan versiyonu vizyona girmek üzere. Onun da başrollerinde Rooney Mara ve Daniel Craig var. İki filmi de henüz izlemedim o yüzden bir yorum yapamacağım. İşte fragmanları, bir de siz bakın.




Yazarla ilgili söylemek istediğim son bir şey var. Geçen günlerde çok sevdiğim sitelerden birinde karşılaştım bununla. Larsson'ın ölmeden önce sevgilisine yazdığı veda mektubu. Umarım siz de benim kadar beğenirsiniz.


"Eva, my love,

It’s over. One way or another, everything comes to an end. It’s all over some day. That’s perhaps one of the most fascinating truths we know about the entire universe. The stars die, the galaxies die, the planets die. And people die too. I’ve never been a believer, but the day I became interested in astronomy, I think I put aside all that was left of my fear of death. I’d realized that in comparison to the universe, a human being, a single human being, me … is infinitely small. Well, I’m not writing this letter to deliver a profound religious or philosophical lecture. I’m writing to tell you “farewell.” I was just talking to you on the phone. I can still hear the sound of your voice. I imagine you, before my eyes … a beautiful image, a lovely memory I will keep until the end. At this very moment, reading this letter, you know that I am dead. There are things that I want you to know. As I leave for Africa, I’m aware of what’s waiting for me. I even have the feeling that this trip could bring about my death, but it’s something that I have to experience, in spite of everything. I wasn’t born to sit in an armchair. I’m not like that. Correction: I wasn’t like that … I’m not going to Africa just as a journalist, I’m going above all on a political mission, and that’s why I think this trip might lead to my death. This is the first time I’ve written to you knowing exactly what to say: I love you, I love you, love you, love you. I want you to know that. I want you to know that I love you more than I’ve ever loved anyone. I want you to know I mean that seriously. I want you to remember me but not grieve for me. If I truly mean something to you, and I know that I do, you will probably suffer when you learn I am dead. But if I really mean something to you, don’t suffer, I don’t want that. Don’t forget me, but go on living. Live your life. Pain will fade with time, even if that’s hard to imagine right now. Live in peace, my dearest love; live, love, hate, and keep fighting. …

I had a lot of faults, I know, but some good qualities as well, I hope. But you, Eva, you inspired such love in me that I was never able to express it to you."

19 Aralık 2011 Pazartesi

////
Sokaklar süslendi. Yılbaşı planları yapılmaya başlandı. Sanıyorum şimdiden herkes yeni yılda nasıl bir insan olacağını düşünmeye başlamıştır. New Year Resolutions denen bu olay her yıl yaşanır. Herkes sürekli yapmak istediği ama asla başlayamadığı şeylere başlamak için yılbaşı gününü seçer. Bir dil öğrenmek, bir hobide ustalaşmak, bir ülkeye seyahat etmek çok kişinin yeni yıl dilekleri arasındadır. Doğruyu söylemek gerekirse ben de şimdiden hazırladım listemi. Umuyorum ki ben de dahil herkes listesindekileri (en azından bir kaçını) başarır. Ama başaramamış olsanız bile bu gelişmemiş olduğunuz anlamına gelmez.

Bir kaç sene önceki kendinizi düşünün. Belki tamamen farklı bir müzik tarzından hoşlanıyordunuz. Belki tamamen farklı damak tadlarınız vardı. Sadece bir yıl önceki kendinizi düşünün. Çok daha farklı değil miydiniz? Çok sevdiğim bir matematik hocam bir "Ben 5 yaşında da,15 yaşında da,25 yaşında da farklı bir adamdım." demişti. Anlamamıştım başta ne demek istediğini açıkcası. Ama geçen gün Türkçe hocamın verdiği ödevle düşünme fırsatı yakaladım. Ödevde daha genç ve daha yaşlı hallerimizle buluştuğumuz bir gün ile alakalı bir yazı yazmamız gerekiyordu. İşte o zaman farkettim ki ben de 5 yaşımda, 15 yaşımda ve şimdi daha farklı bir insanım. 

Şuandaki beni seviyorum doğruyu söylemek gerekirse. Ama hala biraz zor durumda kendisi. Yeni şehirde tek başına olmak pek de kolay değil. O yüzden benden iki yaş kendimle tanışmak için sabırsızlanıyorum. Ama büyük ihtimalle iki yıl sonra şimdiki halimi unutmuş olacağım için kendime bir e-mail attım.

İşte bütün bu yazının asıl amacı bu aslında. Geçmiş halinizle konuşmak isteriz her zaman. Ona öğüt vermek ve ya bir şeyi yapmamasını söylemek. Belki bunları yapamayabilirsiniz. Zamanı değiştiremezsiniz. ama yaptığınız hataları hatırlatabilirsiniz. Çünkü bazen unutabiliyoruz. İşte bu yüzden mükemmel bir site var. www.futureme.org . Gidin gelecekteki halinize bir e-mail atın. Ben iki yıl sonraya gönderdim, ona kendimi hatırlattım. Size de öneririm. 

Yeni yıl dilekleri kendinzi geliştirmenin tek yolu değil. :D

www.futureme.org


An End Has A Start - Editor

14 Aralık 2011 Çarşamba

////
Biliyorum biliyorum bizim ülkemizde Noel kutlanmıyor. Ama eğer film izliyorsanız ve ya bir kaç yabancı dizi takip ediyorsanız Noel ruhunu tanımıyor olmanız imkansız. Benim de en sevdiğim kutlama günü yeni yıldır. Zaten biz de bu gözümüze sokulan Noel ruhundan etkilenip yılbaşı kutlamalarımız ağaçlar,çoraplar ve hediyelerle süslemez miyiz? İşte bu yüzden her ne kadar Noel'i kutlamasak bile ruhundan biraz yararlanmak için bu yazıyı hazırlıyorum.

Noel demek süslemeler demek;



Noel demek müzik demek;



O kadar dinlemenizi istediğim şey var ki. :/

Noel hediye demek; (Başkalarına alın tabii ama kendi listenizi de yapın. ;) )


Lezzetli yemekler demek;


Ve son olarak Noel başkalarına yardım etmek demek.




13 Aralık 2011 Salı

////
Bazı kelimeler vardır ki cümleye ihtiyaçları yoktur. Onlar başka kelimelerden yardım almazlar bir şeyler anlatmak için. Onların yanına konduklarında bile fazla gelir diğer kelimeler siz sadece o kelimeyi duyarsınız. Kanser. O da bu kelimelerden biridir. Kimimiz bu kelimeyi sadece yazılardan okur, haberlerde duyar. Kimimiz ise doktorlar söylemiştir de ya da çok yakınımdaki biri. Ama değişmeyen bir gerçek vardır ki, kimse bu kelimeyi duymak istemez. Çünkü insanlarda sadece korku uyandırır. Bu filmde değil.

Evet 50/50 bir kanser filmi. Ama onu sadece böyle tanımlamak ona yapabileceğimiz en büyük haksızlık olur. Çünkü hikaye sizin yüzünüze asla "KANSER!" diye çarpmıyor, asla kendini acındırmıyor. Sadece size bir adamın hikayesini anlatıyor. Kansere yakalanan genç bir adamın.

Joseph Gordon-Levitt bu adam yakın zamanda "500 Days Of Summer" filmiyle ne kadar sevdiğimi anlattığım kişi. Bu filmde Adam'ı canlandırıyor. Adam'ın normal bir hayatı var. Bryce Dallas Howard tarafından canlandırılan Rachael adlı, ilk görüşte nefret edeceğiniz, bir sevgilisi, Seth Roger tarafından canlandırılan Adam isimli en yakın arkadaşı, bir işi ve güzel bir evi var Adam'ın. Taa ki bir gün rutin kontrolde doktor ona tümörü olduğunu söyleyene kadar. Öncelikle anlam veremiyor tabii ki çünkü o spor yapan, sağlıklı beslenen ve geri dönüşüm yapan bir adam. Ama ne yazık ki bu işleri değiştirmiyor.


Sonra da Adam'ın öyküsü başlıyor. Başta ameliyat olmuyor ama kemoterapi ve psikolojik destek almaya başlıyor. Ama Adam'ın şansı bu ya kemoterapiyi yaşlı adamlarla alıyor ve psikoloğu okuldan yeni çıkmış büyük ihtimal kendisi üzerine tez yazacak Anna Kendrick tarafından canlandırılan Katherine. Kız arkadaşı hiç bir sorumluluk almak istemiyor, en yakın arkadaşı arkadaşının kanser bahanesiyle kız tavlamasını istiyor. Bir de yaşlı bir köpek var tabii. Başta böyle görüyor olayları Adam. Ama yavaş yavaş anlamaya başlıyor. Detay vermek istemiyorum çünkü ben ne yaparsam yapayım bu film kadar yumuşak ve güzel anlatamam Adam'ın başına gelenleri. Tek söyleyebileceğim  Adam bu yolculuğun sonunda çok daha mutlu ve huzurlu biri oluyor.

Ama bu hastalık üzerine yapılmış en güzel film bana kalırsa bu. Dram filmi değil kesinlikle. Demiştim ya, acındırmıyor film kendin asla. Ağlıyorsunuz tabii ama bazen de kahkahalarla gülüyorsunuz. Çok doğal bir hikaye bu sakin ama anlamlı. Çok şey öğretti bana gerçekten. Hayatta kalma şansım yüzdelere bağlı olsaydı ben ne yapardım bilemiyorum ama sanırım yüzdelerle yüz yüze gelmeyi beklememek gerek.

2 Aralık 2011 Cuma

////
3... 2... 1...


BOMMM.....

Cuma günleri dersim yok. Patronumdan staja gitmemek için izin alınca ve babamın da Salı günü Kocaeli'ne zaten gitmesi gerektiğini duyunca gereken bütün bahanelere sahip olmuştum. Babamın da Yakala Joe'dan ucuz bir bilet bulmasıyla Perşembe günü hayli sinir bozucu bir dersten sonra bir omzumda içine kıyafet tıkıştırılmış çantam bir omzumda da bilgisayarımla Taksim'de Havaş servisine binerken buldum kendimi. Bütün gün taşımaktan yorulduğum eşyaları servisin içine bıraktım ve dersin üzerimde bıraktığı etkiden kurtulmak için bir çikolata almak istedim. Ama cüzdanıma baktığımda o acı gerçekle karşılaştım. Hem servise hem çikolataya verecek kadar nakit para yoktu yanımda. E doğal olarak servise binmek benim için daha hayati olduğu için paramı cebime koydum ve servisime döndüm. Her ne kadar Ankara'ya gideceğim için mutlu olsam da hayat beni küçük şeylerle uyuz etmeye çalışıyordu sanki. Onca yer varken gelip yanıma oturan adamın horlaması ve servisten durmaksızın gelen ses horrr.. bip..bip.bipp. horrrr.bip. bip .bipp.. Hayır! Hiç bir şey moralimi bozamazdı. Kulağıma kulaklığımı taktım ve İstanbul'u izledim. "Deniz'in de olmasa hiç çekilmezsin İstanbul!" dedim köprüden geçerken. İçten içe zamanla fikrimi değiştirmeyi umarak. En sonunda Sabiha Gökçen'e varmıştım düşünürken. Güvenlikten geçtim. Uçuşumu daha erken bir uçuşla değiştirmek istiyordum. Bir süre uğraştıktan sonra amacıma ulaştım. Ama üzerine normal biletim kadar bir para vererek. En kötü yanı da bu parayı vermemem gerektiğini kartı kadına uzattıktan sonra anlamış olmam. Ama değerdi öyle değil mi?

Ankara

Gelen yolcular kapısından çıkmak her zaman gariptir. Sizi bekleyen biri olsa da olmasa da. Sizi bekleyen biri yoksa kendinizi kötü hissedersiniz. Kendinizi bekleyen biri varsa da yüzünüzde aptal bir gülen ifadeyle sizi bekleyen kişiyi ararsınız. Ama en garip olanı birinin sizi kapının önünde beklediğini sanıp kocaman bir gülümsemeyle kapıdan çıktıktan sonra aslında orada kimsenin olmadığını anlamaktır. Garipti tabii ama yine de aptal gülümsememi yüzümden silecek kadar değil. Çünkü iki dakika sonra kırmızı arabamız kapının önünde göründü ve içindeki küçük köpeğimin yüzünü gördüm. Uzun zamandır 32 diş gülmemiştim sanırım. Arabaya bindim ve kahkahalar havada uçuşmaya başladı köpeğim de kucağıma yatarak uyumaya. Ta ki bir trafik polisi bizi yolun ortasında durdurana kadar. Ve ne olduğu sorunca sırayla farklı tepkiler vermeye başladım.

"Şüpheli bir paket var yolda."

Anlamaya çalışan sorular - Şüpheli bir paket mi? Nasıl şüpheli? Nasıl yani bomba mı? Ee bombaysa nerede? Nee? Orada mı? Niye bu kadar yakında duruyoruz o zaman?

Dalga geçen sorular - Aaa robot?! Robot körmüş herhalde ışık tutuyorlar yoluna! Robotun kolu kırık sanırım? Evladım niye oraya ilerliyorsunuz? Aaa görüntümüzü kapattınız ama!!!

Ve robot ilerlemeye başladı. Yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı. İki yolun ortasında durdu. Nasıl yani bu kadar yakın mıydık gerçekten? İşte o anda korku kaplamaya başladı içimi. Sonra da iki saniye diye düşündüm. Sadece iki saniye ya! Arabaya iki saniye erken binmiş olsaydım, kapıdan iki saniye önce çıkmış olsaydım, uçağımı erken saate almasaydım ya da çikolata almak için servisten inmeseydim polis bizi durdurmamış biz oradan uzaklaşmış olabilirdik. Ama olan olmuştu burdaydık işte. Ve yapabilecek hiç bir şey yoktu. Arkamızda çoktan yüzlerce araba birikmişti. Kıyafetlerini giymiş adam "şüpheli" pakete yaklaşırken köpeğim Chuck'a sarıldım ve bekledim. Adam bir şeyler yaptı ve uzaklaştı.

3...2...1...

BOM!


Çıkan sesle köpeğim korkuyla, sessizce havladı. Küçük bir ışık topu gözüktü yolun ortasında. Ve naylonlar dağıldı etrafa. ÇÖP!! Yüzlerce insan bir aptalın yolun ortasına bıraktığı ÇÖP yüzünden bekliyordu. O anda merak ettim acaba o çöpü oraya bırakan adam biz orada korkarken neredeydi. Güldük tabii epey sonra...