Moonriver

...

20 Kasım 2012 Salı

////


I am used to hearing this sentence. And I have a sequence of actions and mimics that follows that sentence. I pretend that I haven’t been waiting to be introduced for the last 10 minutes when they were talking about politics then I give a shy smile, politely shake hands and nod my head to everything they say while still trying to look interested. Ofcourse this is the easy part.

Every person own different roles in their lives. We lose some, we get new ones. We are great at some, while we suck at others. I think being a daughter was –and still is- one of my heaviest duties.

Last week, I was reminded of the autobiography my father has on his website.  He was talking about my grandfather with respect and you could understand from each word that he misses him. He was talking about how proud he was to be the son of a hardworking laborer, how titles and fame didn’t really matter. And that’s when I realized that my father  too had a role of being a child, that he too tried to raise the stakes and he too wanted to do more and be more than his own father. Like I was when I was telling him that I was going to write 55 books if he would write 5 or saying that someday I would stop being known as his daughter and he would start being known as my father.

Ofcourse there is no way to know if I could ever write 55 books. But my father said that he would want his kids to sing his song after he is gone. Well, I’m singing it now, maybe a little bit louder and with an extra electro guitar.

4 Ekim 2012 Perşembe

////

“I think I might be the voice of my generation. Or at least a voice, of a generation.” Said Lena Dunham on Girls, trying to explain her parents that she needs financial support to write. And I said to myself. “If I could only frikking write!”
Lena Dunham on Girls

On Monday, a friend and I were talking about a girl in class that was talking really slowly. I thought it was because our professor was so intimidating that my hands were shaking even when I talking in class. But my friend was thinking it was more than that.  She was having difficulty talking. Then she ,my friend,  told me a story.

She used to stutter when she was in kindergarden. Her mother was worried so she went to talk to her teacher. And her teacher said that she was thinking so many different things but she wasn’t able to express all of her ideas yet, she couldn’t keep up with her mind. So she stuttered when she tried to tell everything on her mind. She doesn’t stutter anymore. She is quite the speaker. But when I tried to write this evening. I suddenly remembered this.

I have many amazing ideas too. But they are all stuck in my mind. And when I try to let them out of my brain and let them start their own amazing life on my computer screen, my mind closes the doors. And she is completely right. I wouldn’t want to give my super awesome ideas to the incapable hands of this girl! So I decided to start smaller and write about a movie. Baby steps my sister!

They say that a writer should write what she/he knows.  And I know how to dream! Day-dreaming is my hobby! I have countless parallel lives in my head and they are all pretty cool.  And I damn sure know about movies.  Do you know what I was doing when I was not day-dreaming? I was watching frikkin movies! So why can’t I write when it comes to this short article about a movie about a dream.

So I started even smaller and I wrote this. It’s obviously not Anais Nin material. It is probably worse than Carrie Bradshaw. Maybe it can fight with 50 Shades Of Grey. But I’m not sure.  

If you don't like this, still not too late to go, get a copy of that!
www.anastasiasteeleandchristiangrey.com

6 Haziran 2012 Çarşamba

////
Bir kaç gününüzü ne yapacağınızı bilmeden yatakta geçirdiğiniz oldu mu? Müzik dinleyip, dışarıyı izleyip, diğer insanların ne yaptığını düşündüğünüz saatler... Yapacak başka bir şeyiniz olmamasına rağmen uyuyamayıp, bu dünyaya ne yapmak için geldiğinizi düşündüğünüz geceler... Dışarı çıktığınızda kalabalığa bakıp anlamlandıramadığınız ve uyum sağlayamadığınızı hissettiniz mi hiç? O zaman o boşluk hissini bilirsiniz. Kafanız karışıktır ve gelecekten korkarsınız ama yine de inanılmayacak derece sakinsinizdir. İşte size tam böyle hissettirecek bir film "Lost In Translation".



Film Tokyo'da kocası çalışırken hayatıyla ne yapacağına karar vermeye çalışan Charlotte ile karısından, çocuklarından ve filmlerden mola alıp Suntory reklamı çekmeye gelmiş olan ünlü oyuncu Bob'un ilginç arkadaşlığını anlatıyor. Büyük Hollywood filmlerinin aksiyon ve konuşma dolu sahneleri yok bu filmde. Sadece hafiflik var. Zaten gerçek hayatta hiç durmaksızın olayların ilerlediğini ve ya konuşmalarla her şeyin ifade edildiğini gördünüz mü hiç? Bu filmde de konuşmalar pek bir şey ifade etmiyor zaten. Çünkü karakterlerin Japonca hakkında bildikleri tek şey "Koniçiva". Alfabesini anlamadıkları bu ülkede birbirlerine destek oluyorlar.




İki karakterin sanırım sadece iki tane ortak özelliği var baktığımızda. Birincisi evlilikleri hakkında problemleri olması,   ikincisi de uykunun ikisine de uzun zamandır uğramamış olması. Yine de bu iki şey yetiyor birbirlerine bağlanmalarına ve anlaşmalarına. Sanırım gerçek hayatta da çok fazla şeye gerek yok iki kişinin birbirine bağlanması için.




 Çok sade, abartılı Hollywood romantikliğine ihtiyaç duymayan biraz komik biraz duygusal klasik bir Sofia Coppola filmi. Final sahnesi de yine çok sade. O kadar sade ki duymuyorsunuz Bob'un Charlotte'a son sözlerini. Yine de gözleriniz doluyor.




İlla bilmek istiyorum diyorsanız benim gibi:  私が残してしなければならない...しかし、私は私たちの間に来ることをせたく、大丈夫?

:)

17 Mayıs 2012 Perşembe

////
Birisi nerelisiniz diye sorduğunda nasıl cevap verirsiniz? Babanızın memleketini, doğduğunuz şehri ve ya hissettiğiniz yeri söyleyebilirsiniz. Peki bir gerçekten o şehre ait olduğunuzu nasıl anlarsınız?

  Bütün büyük şehirlerin gerçek şehirlileri vardır ve hepsinin insanların kafasına kazınmış özellikleri vardır. Örneğin en sevdiğim dizilerden biri olan How I Met Your Mother'ın 6. sezon 4.üncü bölümü olan "Subway Wars"da New Yorklu arkadaş grubu Kanada'dan 6 yıl önce New York'a taşınmış olan Robin'e gerçek bir "New Yorker" olmanın ne demek olduğunu anlatıyorlar. "Senden daha çok ihtiyacı olan birinden bir taksi çalmadan New Yorklu olamazsın. Kimsenin ne dediğini düşünmeden metroda ağlamadan New Yorklu olamazsın. Hayır! Çıplak ellerinle bir hamamböceği öldürmeden gerçekten New Yorklu olamazsın! Woody Allen'la sokakta karşılaşmadan New York'lu olma imkanın yok." Robin bölümün sonunda bunların hepsini yapmış olsa da aslında liste bitmiyor. Guest Of a Guest adlı sitedeki "You Are Not a REAL New Yorker Until..." gibi listeleri bütün internette bulmak mümkün. Bu listeye bakarsak şehirliler, New York'un güzelliklerine, kültürüne, ünlülere tepki vermeyi bırakıp, söylenmeye başladıklarında gerçekten New Yorklu olabiliyorlar.



  New Yorklular gibi herkesin aklında bir stereotip olarak kalan başka bir grup ise tabii ki "Parisianne"ler. Parisli Celine ve Amerikan Jesse'in beraber geçirdikleri günü anlatan Before Sunrise'da Jesse, Celine'e en nefret ettiği şeyi sorduğunda Celine şöyle cevap verir: "Her siyah giyişimde ve ya sinirlendiğimde, ve ya herhangi bir şey hakkında her hangi bir şey söyleyişimde insanlar "Oh ne kadar da Fransız. Çok sevimli" diyorlar. Nefret ediyorum!" Celine her ne kadar bütün Fransızlardan bahsetse de bunlar Parislilerin de bilinen özellikleridir. Tabii ki New Yorklular için olduğu gibi gerçek bir Parisli olmak için de listeler bulmak mümkün. Gerçek Bir Paris'li Olmanın 10 Altın Kuralı, bu listelerden sadece bir tanesi. Fazla gülümsememek, doğal gözükmek ve sigara içmek de bu listeden sadece bir kaç altın kural.


  Peki gerçek bir İstanbullu olmak için neler yapmış olmak gerek. Hafta sonları turistlerin olmadığı yerleri bilmek, bütün ulaşım araçlarını bilip İstanbullu kaçmakta ustalaşmak ve İstanbul dışında çok uzun süre yaşayamayacağını anlatıp durmak bana sorarsanız listenin en önemli kuralları.

  Ama bir insanı şehirli yapanın o şehrin koşulları olduğunu düşünürsek gerçekten o şehirli gibi gözükmek için çaba harcamaya gerek yok bana sorarsanız. New Yorklular kalabalıktan sıkıldığı için metroda ağlarken insanların ne düşündüğünü önemsemiyor olabilirler, Parisliler sürekli moda ile iç içe olmaktan sıkıldıkları için çok fazla siyah giyiyor olabilirler, İstanbulluların ise trafikten kaçmakta ustalaşmak dışında bir tercihleri yok zaten. Aslına bakarsanız bütün büyük şehirlerin yerlileri bir süre sonra kalabalıktan ve turistten sıkıldıkları için bir asabileşip, kalabalıktan kaçar hale geliyorlar sanırım. Şehir hali yani bu. Ben bile geleli 6 ay olmasına rağmen bir gün içinde 4-5 farklı ulaşım aracı kullandığıma ve kalabalıktan ara sokaklara kaçtığıma göre siz de İstanbullu olmak için kendinizi zorlamayın. Yeteri kadar kalırsanız zaten şehir sizi delirtir. Zaten gerçek şehirliler başkalarının ne düşündüğünü umursamaz değil mi?
////
Gösteri dünyası zorludur. Kendinizi özel göstermezseniz sizin işinizi yapıcak milyonlarca kişi bulabilirler. Bu yüzden yıllardır sanatçılar kendilerini çok yönlü yapmak için ellerinden geleni yaparlar. Hepsi filmlerde oynar ama tiyatro da yaparlar, en azından pop şarkısı söyleyebilecek derece seslerini eğitirler ve dans edebilirler. Ama tabii ki hayat bu kadar sanallaşırken sanatçıların sanal alem yer almaması düşünülemez. Hayır! Twitter'dan, Facebook'dan hatta bloglardan bile bahsetmiyorum. Ünlüler için yeni yetenek; hayranları ve arkadaşlarıyla site oluşturmak.

HelloGiggles:

Yıllardır devasa mavi gözleri ve değişmez kahkülleriyle ünlü olan ve yeni dizisi New Girl ile popülaritesini arttıran Zooey Deschanel aynı zamanda HelloGiggles sitesinin kurucularından.  Zooey siteyi prodüktör Sophia Rossi ve yazar Molly Mcaller ile kurmuş. Ama sitenin yazarları bu kadar değil. Oyuncu Haylie Duff'dan 13 yaşındaki Mikaela'ya kadar onlarca katılımcısı var sitenin. Üstelik isteyen herkes siteye katkıda bulunabiliyor. Zeki, bağımsız ve yaratıcı bayanlar için yaratılmış bu site. Zooey ve arkadaşları bu sitede çoğunlukla erkekler tarafından yönetilen eğlence sitelerindeki içerikten çok farklı bir içerik olmasını amaçlamışlar. Bir site ancak bu kadar feminen olabilirdi zaten sanırım. Olabildiğince feminen, olabildiğince sevimli. Olabildiğince Zooey yani.


hitREcord:

hitREcord da 500 Days of Summer'da Zooey ile rol alan Joseph Gordon-Levitt'nin kurduğu bir site. Bu sitede de ürünler RegularJoe (Gordon-Levitt) ve fanlarının beraber çalışmasıyla oluşuyor. Ama yöntemleri ve yaptıkları biraz daha farklı. Bu siteye üye olduğunuzda bütün yaratıcı çalışmalarınızı paylaşmaya anlaşmış oluyorsunuz. Küçük bir paragraf, kısa bir ses kaydı ve ya 10 saniyelik bir video da olsa siteye yüklüyorsunuz yaratıcı ürünlerinizi. Ve çalışma arkadaşlarınıza ve Joseph'e bırakıyorsunuz. Herkesten gelen küçük küçük şeyler en sonunda birleşiyor ve şuanda satışa da sunulmuş olan hitREcord recollection ve benim kişisel favorim Morgan M. Morgansen's Date With Destiny gibi sevimli ve orijinal ürünler ortaya çıkarıyorlar. Sizde yaratıcılıktan yararlanmak istiyorsanız.



You, Me & Charlie:

You, Me & Charlie ise popüler dizi Glee'nin Quinn'i Dianna Agron'un sitesi. Bu sitede içerik diğerlerinde olduğu gibi yaratıcı fanlar tarafından hazırlanıyor. Yani Charliler. Site müzikten kitaba, fotoğrafçılıktan resme kadar her konuyu ele alıyor. For Good isimli bir kısım çevreye yardımla ilgili konulara ayrılmışken For Grins isimli kısım ise sadece gülmek için yaratılmış. Diğerlerinden farklı olarak buradaki içerik daha geniş ama daha kısa. Her yazı bir iki paragraf ve okunması kolay. İlham dağıtmak için yaratılmış bu site ve gerçekten de sitede dolaşırken mutsuz kalmak biraz zor. Sitenin başka bir farklı yanı ise Charlie Daily Mail. Her sabah sizi güne hazırlamak için sitenin e-mailinize gönderdiği kısa ve sevimli mesajlar bunlar. Her ne kadar saat farkından dolayı bana akşam ulaşsa da bu mesajlar amaçlarına ulaşıyorlar.




11 Nisan 2012 Çarşamba

////
İstanbul, Türkiye'nin kültür başkenti diyoruz her zaman. Bütün büyük konserler burada oluyor. Her gün gidecek bir sergi bir etkinlik bulunabiliyor. Ama nedense iş sinemaya gelince sadece İstiklal Caddesi'nde onlarca sinema olmasına rağmen çeşitlilik bulmakta zorlanıyor. Bütün salonlarda büyük vizyon filmleri gösteriliyor, ufak bir bağımsız film şans eseri vizyona girmeye cüret ederse sadece bir hafta dayanabiliyor. İşte bu yüzden festivaller film izlerken çeşitlilik arayanların imdadına yetişiyor.

İstanbul Film Festivali bu yıl da 200'den fazla filmle vizyona girmeyecek filmleri izlememize yardımcı oluyor. Festival'în çoğu bitti. Filmseverler de yoğun bir program yapıp kısa bir süre içinde onlarca film izlediler tabii. Feust, Kadınlar, Crazy Horse gibi filmlerin salonları izleyiciyle taştı belki ama festivalin bitişine 5 gün kala izleyiciler ilk gün ki heyecanlarını kaybettiler sanki biraz. O yüzden filmseverlere son beş günde izleyebilecekleri dikkatimi çeken beş filmi önermek istiyorum.



Bugün, (11 Nisan 2012) en çok dikkatimi çeken film yönetmenin (Jan Zabeil)  katılımıyla gerçekleştirilecek Nehir Bir İnsandı gösterimi. Fitaş 1'de saat dört seansında gösterilecek olan film  Alman bir adamın Botswana'daki yolculuğunu konu alıyor.

Yarın ise Glenn Close'a Oscar adaylığı getiren film Albert Nobbs, Nişantaşı City's sinemasında saat 4'de izleyenlerle buluşacak.

13 Nisan Cuma ise Fitaş 4'de gösterilecek yakışıklı Gael Garcia Bernal'ın  Yalnız Gezegen'i birbirine aşık olan bir çiftin Gurcistan dağlarına yaptığı romantik ama gerilimli yolculuğu anlatıyor. Film saat 16:00'da.

14 Nisan Cumartesi bütün filmler arasından kadrosuyla ve konusuyla parlayan film banan kalırsa Histeri. Maggie Gyllenhaal, Hugh Dancy gibi ünlü oyuncuları da bünyesinde barındıran film Fitaş 4'de saat 21:30'da.

Ve festivali kapatmak için en güzel film ise Şeytanın Yüzü olabilir. Vincent Cassel'in başrolde olduğu film Matthew Gregory Lewis’in romanının bir uyarlaması. Belki pazar sabahı erken kalkmanız gerecek ama değecek. Film Fitaş 4'de saat 11'de.

21 Şubat 2012 Salı

////
  Ben her zaman Marilyn'den çok Audrey oldum. Marilyn her zaman bir seks ikonu olarak gözükürken Audrey saf, doğal ve güzeldi. Audrey Hepburn 2. Dünya Savaşı'nı yaşamış bir çocuktu. Hayatı boyunca imrenilen zayıflığı, aslında savaş sırasında yemek bulamadığı için yediği lale tohumları yüzündendi. Küçükken para kazanmak için bale dersleri vermesinden ne kadar çalışkan olduğunu anlayabilirdiniz. Daha yakındı Audrey benim için her zaman. İster Avrupa'da doğmuş olması olsun ister "brunette" olması Audrey'i benim için her zaman, Marilyn'den daha ulaşılabilir ve anlaşılabilir yaptı. Tiffany'de Kahvaltı'yı izlediğim andan itibaren de onun gibi olmak istedim. Marilyn'i ise abartılmış buldum her zaman. Audrey kadar güzel ve zarif bir oyuncu varken herkesin Miss Marilyn Monroe'nun etrafında koşması sinirimi bozar Audrey'nin hakkettiği ilgi göremediğini düşünürdüm. 

Bütün bu düşüncelerim ise dün Marilyn ile iki saat geçirmemle değişti. Film, Marily ve 3. yönetmen yardımcısı Colin Clark'ın, "The Prince and The Showgirl" adlı filmi çekerken geçirdiği samimi bir haftayı anlatıyor. Ama samimi derken belki de çoğumuzun Miss Monroe'dan beklediği gibi seksi bir hafta değil bu. Gerçek Marilyn'i görüyorsunuz Colin'i onunla birlikte izlerken. Aslında Marilyn'in ne kadar sevgiye muhtaç, şöhretinin ağırlığı altında ezilen, ve kalbi kırık belki de biraz hasta biri olduğunu anlıyorsunuz iki saat boyunca. Hepimizin tanıdığı, etekleri uçuşurken şuh bir şekilde gülümseyen Marilyn Monroe'yu ise "O" olarak tanımlıyor kendisi de. Kendisini tamamen o karakterin ardında sakladığı anlıyorsunuz o zaman. Ama aynı zamanda kendi yarattığı o karakterin nasıl kendisine ağır geldiğini. Marilyn'in filmde hayal kırıklığını en net şekilde yine kendisi dile getiriyor. " İnsanlar beni her zaman Marilyn Monroe olarak görüyorlar. Benim o olmadığımı anladıkları anda da kaçıyorlar."

İki saat boyunca Marilyn'i bize Michelle Williams tanıtıyor. Gerçekten çok da başarılı bir performans sergiliyor. Marilyn'i çok farklı gözlerle görmemizi sağlıyor. O kadar Marilyn'le bütünleşiyor ki film boyunca eve geldiğimde Marilyn'in videolarını izleyip içlerinde filmde gördüğüm o kırılgan kızı aramaya başladım. Çoğu videosunda göremedim ama onu. Çoğunda Marilyn Monroe vardı. Ama o bir kaç nadir video filmde gördüğüm hassas kızın gerçek olduğuna inandırdı beni. 

İşte böyle değiştirdi bütün düşünceleri bu film. 24 saat önce Marilyn Monroe benim için abartılmış bir seks ikonuydu. Şimdi ise çok başarılı bir oyuncu olup kariyerinde zirveye ulaşmak isteyen, kendisini sevip koruyacak ve asla terk etmeyecek bir sevgili arayan, ve mutlu olmaya çalışan narin bir kadın o. Tek hatası kendisine değer veren herkese inanmak ve onu kullanmalarına izin vermek ve daha sonra kendini korumak için kendisinden daha güçlü ve seksi bir kadın yaratmak daha sonra da onu bırakamamak. Yani aslında çoğumuzun yaptığı hataları yapmış Marilyn, yine çoğumuzun istediği şeylerin peşinden koşmuş hep. Audrey'nin hep istediği şeyleri istemiş Marilyn. Benim de istediğim şeyleri istemiş. Marilyn aslında bir ikon değil bizden biriymiş.