6 Haziran 2012 Çarşamba

////
Bir kaç gününüzü ne yapacağınızı bilmeden yatakta geçirdiğiniz oldu mu? Müzik dinleyip, dışarıyı izleyip, diğer insanların ne yaptığını düşündüğünüz saatler... Yapacak başka bir şeyiniz olmamasına rağmen uyuyamayıp, bu dünyaya ne yapmak için geldiğinizi düşündüğünüz geceler... Dışarı çıktığınızda kalabalığa bakıp anlamlandıramadığınız ve uyum sağlayamadığınızı hissettiniz mi hiç? O zaman o boşluk hissini bilirsiniz. Kafanız karışıktır ve gelecekten korkarsınız ama yine de inanılmayacak derece sakinsinizdir. İşte size tam böyle hissettirecek bir film "Lost In Translation".



Film Tokyo'da kocası çalışırken hayatıyla ne yapacağına karar vermeye çalışan Charlotte ile karısından, çocuklarından ve filmlerden mola alıp Suntory reklamı çekmeye gelmiş olan ünlü oyuncu Bob'un ilginç arkadaşlığını anlatıyor. Büyük Hollywood filmlerinin aksiyon ve konuşma dolu sahneleri yok bu filmde. Sadece hafiflik var. Zaten gerçek hayatta hiç durmaksızın olayların ilerlediğini ve ya konuşmalarla her şeyin ifade edildiğini gördünüz mü hiç? Bu filmde de konuşmalar pek bir şey ifade etmiyor zaten. Çünkü karakterlerin Japonca hakkında bildikleri tek şey "Koniçiva". Alfabesini anlamadıkları bu ülkede birbirlerine destek oluyorlar.




İki karakterin sanırım sadece iki tane ortak özelliği var baktığımızda. Birincisi evlilikleri hakkında problemleri olması,   ikincisi de uykunun ikisine de uzun zamandır uğramamış olması. Yine de bu iki şey yetiyor birbirlerine bağlanmalarına ve anlaşmalarına. Sanırım gerçek hayatta da çok fazla şeye gerek yok iki kişinin birbirine bağlanması için.




 Çok sade, abartılı Hollywood romantikliğine ihtiyaç duymayan biraz komik biraz duygusal klasik bir Sofia Coppola filmi. Final sahnesi de yine çok sade. O kadar sade ki duymuyorsunuz Bob'un Charlotte'a son sözlerini. Yine de gözleriniz doluyor.




İlla bilmek istiyorum diyorsanız benim gibi:  私が残してしなければならない...しかし、私は私たちの間に来ることをせたく、大丈夫?

:)