29 Eylül 2011 Perşembe

////

   Çok yakın arkadaşlarımın hepsi bilirler ki Eat, Pray, Love filmini çok severim. İstanbul'a gelmek üzere yola çıkmadan önceki son gecemde onlara bu filmden alıntı yaptığım bir mesaj gönderdim. Beni her düşündüğünüzde bana sevgi ve ışık gönderin. Tabii ki ben bu sözleri biraz kendi durumumuza uyarladım. İşte bu sözlerin aslı...

Liz: I thought I was over. But I still love him. - Atlattığımı sanıyordum. Ama onu hala seviyorum
Richard: So love him - Sev o zaman.
L: I miss him. - Onu özlüyorum.
R: So miss him? Send him love and light everytime you think of him. Then drop it. - Özle o zaman. Onu her düşündüğünde ona sevgi ve ışık gönder. Sonra da bırak gitsin.


   Hiç birini unutmanın bu kadar kolay olabileceğini düşündünüz mü? Ben Richard'dan duyana kadar kadar bunu hayal bile edemezdim. Sanırım biraz kontrol manyağıyım. Her şeyi didikliyorum, anlamaya çalışıyorum, her şeyin ama her şeyin kontrolüm altında olmasını istiyorum. Bir yandan da bu kelimelerdeki rahatlığı ve hayatın sürprizlerini istiyorum. O kadar imkansız mı acaba bu iki şeyin bir arada olması? Ya da gerçekten ikisine de ihtiyacım var mı? Düşünüyorum da hayatım boyunca diğer yolu denedim. Bana ne kazandırdı? Suya düşmüş planlar ve hayal kırıklıkları. Kelimeler Richard'ın ağzından ne kadar da kolay çıkmıştı. "Bırak gitsin." Bırakıp gitmeliydim o zaman.

   Liz de hayatı boyunca benim gibi olmuştu. Hatta Teksas'lı Richard da böyle rahat doğmamıştı. Bir gece o kadar sarhoş olmuştu ki arabasını park ederken yanda duran oğlunu bile fark edememişti. Ondan sonra da zaten her şeyini kaybetmişti. Ya Liz? O da hayatından memnun değildi. Kendine mükemmel bir dünya yaratmaya çalıştı ama çok geç fark etti ki aslında kurduğu dünya ona ait değildi. Ve bundan kurtulmayı seçti, aynı Richard gibi. Aynı benim gibi. Olayları akışına bırakmayı ve sadece anı yaşamayı öğrendi. Önce dibe vurdu sonra yiyebildiği kadar yedi, sonra dua etti sonra da aşık oldu. En sonunda da hayatındaki dengeyi kurdu.

   Tabii herkesin hayattaki dengeyi kurmak için önce İtalya'ya sonra Hindistan'a en sonda da Bali'ye gitme lüksü yok ne yazık ki. Ama iyi haber! Liz ve ya Richard gibi önce dibe vurmanıza da gerek yokmuş. Sabahları uyanın, güneşi selamlayın, öğlenleri gidin karnınızı güzel yiyeceklerle doldurun akşam olduğunda da bu filmi takıp izleyin. Her dakikayı kontrol edemezmişiz ama hiçbirini de kaçırmamalıymışız. Her ne kadar ben de henüz dengeyi kuramamış olsam da Liz'den öğrendiğim bir şey var. Güç içimizde. :)


Güneşi selamlamak için: http://www.yogasite.com/sunsalute.htm

28 Eylül 2011 Çarşamba


   Breakfast at Tiffany's filmini bir kere izlemişseniz, filmin ana karakteri Holly Golightly'nin hayat felsefesini bilirsiniz. Kendileri evinden kaçmış, tek başına, yeni biri olarak New York'a taşınmış bir insandır. Ve "We belong to nobody, and nobody belongs to us. We don't even belong to each other. " der. Yani biz kimseye ait değiliz, kimse bize ait değil. Biz bile birbirimize ait değiliz. Ve kimseyle derin bağlantılar kurmadan hayatını devam ettirir. 
   
   Ben de Breakfast at Tiffany's filmini her üzgün olduğunda izleyen biri olarak bu felsefeyi her zaman denemek istedim. Sonunda rahat olduğum evimi, bir sürü sevdiğim insanı geride bırakarak İstanbul'a geldim. Özgür olmak için... Bir nevi Holly olmak için... Ama hayatı boyunca filmler ve kitaplar okuyup beyaz atlı prensinin gelmesini bekleyen kızlar gibi davrandım belki de. Filmler ne yazık ki gerçek değil, herkesin hayatı da ne yazık ki bir romantik komedi değil. Hatta belki filmler bile daha dikkatli bakıldığında o kadar büyüleyici değil. Şimdi yalnız başına, yeni bir şehre gelmiş bir insan olarak filmi daha iyi anlamaya başlıyorum. Holly'nin  film boyunca süren, bitmek bilmeyen enerjisinin ve mutluluğunun aslında bazı şeyleri kapatmak için kullandığını da.


   Geldiğimden beri öğrendim ki vahşi ve özgür olmak uzaktan ne kadar çekici görünürse görünsün aslında paketi süslenmiş yalnızlıktan başka bir şey değil. Sürekli yeni insanlarla tanışmak da uzaktan çok eğlenceli gözükür mesela. Ama o insanların aslında sizin geride bıraktığınız ve sizi bir bakışta anlayan insanlar olmadığını bilirsiniz. Mutsuzluğunuzu ve yalnızlığınızı onlara gösteremezsiniz. Çünkü kimse mutsuz insanlarla zaman geçirmek istemez. Ve aslında siz o yabancıların da gitmesini istemezsiniz.


   Sonuç olarak anladım ki işte bu yüzdenmiş Holly'nin bitmek bilmeyen enerjisi. Etrafına enerji ve güzelliğiyle birkaç insan çekip yalnızlığını biraz olsun gidermek için. Yeni bir şehre taşınmayın demiyorum tabii. Sadece diyorum ki ne istediğinize dikkat edin, çünkü gerçek olabilir.